Hava Durumu

#Deva Partisi

- Deva Partisi haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Deva Partisi haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

İnegöl Ekonomisinde Alarm Zilleri! Sanayideki Daralma Ankara’nın Gündeminde Haber

İnegöl Ekonomisinde Alarm Zilleri! Sanayideki Daralma Ankara’nın Gündeminde

İNEGÖL’ÜN EKONOMİK SORUNLARI ANKARA’DA MASAYA YATIRILDI DEVA Partisi İnegöl İlçe Başkanı Onur Metinbaş, Ankara’da partisinin Genel Başkanı Ali Babacan ile gerçekleştirdiği görüşmede, İnegöl sanayisinin karşı karşıya kaldığı ekonomik sorunları gündeme getirdi. Hazırlanan raporda, ilçenin üretim kapasitesindeki daralma, ihracatta yaşanan kayıplar, işletmelerin finansal sıkıntıları ve istihdam üzerindeki riskler değerlendirildi. MOBİLYA İHRACATINDA 279 MİLYON DOLARLIK GERİLEME Türkiye’nin önemli mobilya üretim merkezlerinden İnegöl’de ihracat rakamlarındaki düşüş dikkat çekti. Metinbaş’ın İnegöl Ticaret ve Sanayi Odası verilerine dayandırdığı açıklamasına göre, ilçenin mobilya ihracatı 823 milyon dolardan 544 milyon dolara geriledi. 279 milyon dolarlık düşüşün yaklaşık yüzde 34’lük kayba karşılık geldiği belirtilirken, bu tablonun üreticilerin rekabet gücü ve ilçenin ekonomik geleceği açısından önemli bir uyarı olduğu ifade edildi. KONKORDATO BAŞVURULARI SANAYİDE ENDİŞE YARATIYOR Raporda, ekonomik zorluklarla mücadele eden işletmelerin konkordato süreçlerine de dikkat çekildi. Artan finansman maliyetleri, işletme sermayesi ihtiyacı ve piyasalardaki belirsizliklerin sanayiciler üzerindeki baskısı değerlendirilirken, işletmelerin faaliyetlerini sürdürebilmesinin istihdam açısından taşıdığı öneme vurgu yapıldı. TEKSTİLDE MISIR’A ÜRETİM KAYMASI GÜNDEMDE İnegöl ekonomisini yakından ilgilendiren bir diğer konu ise tekstil sektöründe yaşanan gelişmeler oldu. Metinbaş, bazı büyük tekstil firmalarının üretim makinelerini Mısır’a taşıdığı yönündeki gelişmeleri de Ali Babacan’a aktardı. Üretimin yurt dışına kaymasının yalnızca fabrikaları değil, çalışanları, tedarikçileri ve yerel esnafı da etkileyebileceği değerlendirildi. İNEGÖL İÇİN EKONOMİK ÇÖZÜM ÇAĞRISI Görüşmede İnegöl’ün üretim gücünün korunması, ihracatın yeniden artırılması ve sanayicilerin karşılaştığı ekonomik sorunlara çözüm üretilmesi gerektiği üzerinde duruldu. DEVA Partisi İnegöl İlçe Başkanı Onur Metinbaş’ın sunduğu rapor, ilçenin ekonomik geleceğine ilişkin sorunları Ankara gündemine taşırken, sanayi ve istihdam alanında atılacak adımların önemini bir kez daha ortaya koydu. İnegöl’de gözler şimdi sanayicilerin yaşadığı sorunlara yönelik geliştirilecek ekonomik politikalara çevrildi.

DEVA Partisi İznik İlçe Başkanı Recep Genişler: "Afetlerde ilk dakikalar hayatla ölüm arasındaki çizgiyi belirliyor" Haber

DEVA Partisi İznik İlçe Başkanı Recep Genişler: "Afetlerde ilk dakikalar hayatla ölüm arasındaki çizgiyi belirliyor"

BURSA / İZNİK – Türkiye'nin deprem kuşağında bulunması, son yıllarda artış gösteren orman yangınları, endüstriyel kazalar ve diğer felaketler, afetlere hazırlık sürecini yeniden gündeme getirerek en kritik başlıklar arasına taşıdı. DEVA Partisi İznik İlçe Başkanı Recep Genişler, afet yönetiminde giderek önem kazanan "Taktik Tıp" yaklaşımına dair kapsamlı bir değerlendirme yaparak, afetlerin ilk dakikalarında gerçekleştirilen müdahalelerin binlerce kişinin hayatını kurtarmadaki kritik rolünü vurguladı. Genişler; büyük depremlerden sel felaketlerine, orman yangınlarından patlamalara kadar kitlesel yaralanmalara yol açan tüm afetlerde ilk saatlerin hayati öneme sahip olduğunu belirterek, klasik sağlık hizmetlerinin bu olağanüstü koşullarda tek başına yeterli olmayabileceğini ifade etti. Kaosun Ortasında Yaşam Mücadelesi Afetlerin sadece yapıları değil, şehirlerin genel işleyişini etkilediğini belirten Genişler, büyük bir deprem anında ortaya çıkan tabloyu şu sözlerle özetledi: "Yer sarsılıyor, binalar saniyeler içinde yıkılıyor, elektrikler kesiliyor, iletişim ağları çöküyor. Ambulanslar yolların kapanması nedeniyle ilerleyemiyor. Hastaneler kısa sürede doluyor. Arama kurtarma ekipleri enkaz altındaki yaşam mücadelesini sürdürürken, sağlık ekipleri sınırlı imkanlarla çok sayıda yaralıya ulaşmaya çalışıyor." Bu durumun yalnızca depremlere özgü olmadığını dile getiren Genişler; heyelanlar, büyük patlamalar, endüstriyel kazalar ve benzeri felaketlerde de benzer kriz ortamlarının yaşandığını söyledi. "En Kritik Soru: Önce Kime Müdahale Edilecek?" Afet sahasındaki en büyük sorunun, kısıtlı imkanlarla hangi yaralılara öncelik verileceği olduğunu ifade eden Genişler, modern afet yönetiminin bu noktasında "Taktik Tıp" yaklaşımının esas alınması gerektiğini dile getirdi. Genişler, "Afetlerde tüm yaralılara aynı anda müdahale etmek çoğu zaman mümkün değildir. Mevcut kaynaklarla mümkün olan en fazla insanın hayatını kurtarmaya yönelik bir önceliklendirme yapılması gerekir. İşte taktik tıp bu anlayış üzerine kuruludur." dedi. Artan Riskler Yeni Yaklaşımları Zorunlu Kılıyor İklim değişikliğinin doğal afetlerin sıklığını ve şiddetini artırdığına dikkat çeken Genişler; hızlı kentleşme, nüfus yoğunluğu ve kritik altyapıların riskli bölgelerde bulunmasının afetlerin etkisini daha da büyüttüğünü belirtti. Genişler'e göre artık sadece tedavi bilgisi yeterli değil; kriz yönetimi, güvenlik, lojistik, koordinasyon ve hızlı karar alma yetenekleri de afet müdahalelerinin ayrılmaz bir parçası haline geldi. Altın Saat Hayat Kurtarıyor Travma tıbbında "Altın Saat" olarak tanımlanan ilk 60 dakikanın önemine değinen Genişler, ağır yaralanmalarda bu süre zarfında yapılacak doğru müdahalenin hayatta kalma oranlarını önemli ölçüde artırdığını belirtti. Durdurulamayan kanamalar, hava yolu tıkanıklıkları, solunum problemleri ve hipotermi gibi durumların saniyelerle yarıştığını ifade eden Genişler, "Afetlerde zaman yalnızca ilerlemez; aynı zamanda yaşam umudunu da tüketir." değerlendirmesinde bulundu. Taktik Tıp Nedir? Taktik tıbbın sadece acil sağlık hizmetlerinden ibaret olmadığını belirten Genişler; bu sistemin olay yeri güvenliği, ekiplerin korunması, kaynak yönetimi, tahliye stratejileri ve kurumlar arası koordinasyonu içeren kapsamlı bir kriz yönetimi modeli olduğunu söyledi. Genişler, bu yaklaşımın ilk olarak askeri operasyonlar için geliştirildiğini, günümüzde ise deprem, sel, endüstriyel kazalar ve kitlesel yaralanmaların yaşandığı birçok sivil olayda başarıyla uygulandığını ifade etti. "Afet Sahası Hastane Değildir" Afet bölgelerindeki koşulların hastane ortamından tamamen farklı olduğuna dikkat çeken Genişler; yıkılmış yapılar, artçı sarsıntılar, yangınlar, gaz kaçakları, elektrik hatları, kimyasal riskler ve panik halindeki kalabalıklar nedeniyle sağlık hizmeti sunumunun son derece karmaşık hale geldiğini söyledi. Bu nedenle, afet bölgelerinde görev yapan ekiplerin bu olağanüstü şartlara uygun eğitimler almasının hayati önem taşıdığını belirtti. Müdahalenin İlk Kuralı Güvenlik Taktik tıbbın temel prensiplerinden birinin "Kurtarıcı yaralanırsa kurtarma işlemi durur" anlayışı olduğunu vurgulayan Genişler, olay yerine ulaşan ekiplerin öncelikli olarak risk değerlendirmesi yapması gerektiğini ifade etti. Güvenliği sağlanmamış alanlarda yapılacak müdahalelerin hem sağlık çalışanlarını hem de yaralıları daha büyük tehlikelere atabileceğini söyleyen Genişler, planlı ve koordineli hareket etmenin önemine dikkat çekti. Kapsamlı Araştırma Dosyası Hazırlanıyor Recep Genişler; afet yönetimi ve taktik tıp politikalarını daha geniş bir çerçevede ele alarak Türkiye'nin afet risk haritası, deprem ve sel yönetimi, KBRN durumları, UMKE, AFAD, 112 Acil Sağlık, itfaiye ve güvenlik güçlerinin koordinasyonu, triyaj sistemi, psikolojik ilk yardım ve gönüllü destek sistemlerini içeren kapsamlı bir araştırma dosyası planladığını belirtti. Hazırlanacak bu çalışma ile afetlere hazırlık konusunda kamuoyunda farkındalık oluşturmayı ve stratejik yönetimin önemine dikkat çekmeyi amaçladığını açıkça ifade etti.

DEVA Partisi Bursa’dan Sağlık Müdürlüğü’ne “Diploma ve Denklik” Soruları Haber

DEVA Partisi Bursa’dan Sağlık Müdürlüğü’ne “Diploma ve Denklik” Soruları

DEVA Partisi Bursa İl Başkanı Tayfun Öztürk , kentte görev yapanların diplomalarının, dağıtımlarının ve denklik hekimlerinin nasıl denetlendiğinin kamuoyuna açıklanmasını istedi. Öztürk, tartışmanın yabancı hekimler üzerinden yürütülmediğini belirterek, asıl raporun tüm hekimlerin geçerli diploması, çıkışları ve çalışma raporlarına sahip olup olmadığının güvenilir biçimde kontrol edildiğini söyledi. Bu yetenek Bursa İl Sağlık Müdürlüğü'ne yönelik bir dizi sorusuna yönelen Öztürk; Kentte görev yapan yabancı uyruklu hekimlerin çalışmaları, diplomaların hangi yönde doğrulanmasının ve denklik operasyonlarının nasıl kontrol edildiğinin açıklanması talebini yaptı. Öztürk ayrıca son beş yılda sahte diploma, sahte belgeler veya yeterlilik belgesi konusunda kaç ihbarı ve şikayetler yapıldığı, soruşturmaya dönüş yapıldığı ve herhangi bir usulsüzlük tespitinin yapılmadığı soruldu. Özel hastaneler, tıp merkezleri ve kamu hastanelerindeki hekimlerin belgelerinin hangi sıklıkta güncellendiğini de gündeme getiren Öztürk, özellikle toplu alımlarda sağlık çalışanlarının diploma ve depo bilgilerinin yeniden doğrulanıp doğrulanmasını istedi. “Vatandaş Sağlık Sistemine Güvenmek İstiyor” Sağlık hizmetlerinde güvenin temel unsurunun denetlenebilirlik olduğunu vurgulayan Öztürk, hekimlerin milliyetinden bağımsız olarak herkes için aynı kontrol aralıklarının olduğunu ifade etti. Öztürk, “Diploma gerçek, denklik geçerli, sürümler doğrulanmış ve çalışma yetkilisi belgelenmiş olmalı . DEVA Partisi Bursa İl Başkanı, soruların siyasi polemik taşıma amacını taşıdığını belirtirken, İl Sağlık Müdürlüğü'nün resmi verilerle kamuoyunu bilgilendirmesinin kentteki soru işaretlerini gidereceğini söyledi. Gözler şimdi Bursa İl Sağlık Müdürlüğü'nün, hekimlerin diploma ve denkliklerine ilişkin yöneltilen sorulara vereceği yanıtlara bakıldı.

“Bursa Hak Ettiği Yönetim Anlayışından Çok Uzak” Haber

“Bursa Hak Ettiği Yönetim Anlayışından Çok Uzak”

"Türkiye'nin Üreten Başkenti, Hizmette Hak Ettiği Noktanın Çok Gerisinde" DEVA Partisi Bursa İl Başkanı Tayfun Öztürk, Bursa'nın yıllardır biriken ve her geçen gün derinleşen sorunlarına ilişkin kapsamlı değerlendirmelerde bulunarak hem merkezi yönetimi hem de yerel yönetimleri sert sözlerle eleştirdi. Bursa'nın sahip olduğu ekonomik güç, sanayi kapasitesi, tarımsal üretim potansiyeli ve stratejik konumuna rağmen temel altyapı, ulaşım, çevre ve şehircilik alanlarında kronikleşen sorunlarla karşı karşıya bırakıldığını savunan Öztürk, "Bursa artık günü kurtaran politikalarla yönetilemez. Bu şehir, vizyon isteyen, plan isteyen ve cesur kararlar gerektiren bir döneme girmiştir." dedi. Öztürk, Bursa'nın yalnızca Türkiye'nin değil, Avrupa'nın da önemli üretim merkezlerinden biri olduğuna dikkat çekerek, böylesine güçlü bir kentin ulaşım krizinden hava kirliliğine, plansız kentleşmeden deprem hazırlığına kadar birçok temel konuda geri kalmasının kabul edilemeyeceğini ifade etti. "Bursa'nın Trafiği Alarm Veriyor" Kent içi ulaşımın artık günlük yaşamı felç eden bir noktaya geldiğini belirten Tayfun Öztürk, özellikle sabah ve akşam saatlerinde yaşanan trafik yoğunluğunun ekonomik kayıplara, çevresel sorunlara ve ciddi zaman israfına yol açtığını söyledi. "Bursa büyüyor ancak yollar aynı kalıyor. Nüfus artıyor ama ulaşım planları buna göre güncellenmiyor. İnsanlar her gün saatlerini trafikte kaybediyor. Bu sadece ulaşım sorunu değildir; aynı zamanda ekonomik verimlilik, yaşam kalitesi ve şehir yönetimi sorunudur." Öztürk, raylı sistem ağının genişletilmesi, yeni çevre yollarının planlanması, toplu ulaşımın güçlendirilmesi ve akıllı ulaşım sistemlerinin yaygınlaştırılması gerektiğini belirterek, ulaşımın seçim dönemlerinde verilen vaatlerin ötesine taşınması gerektiğini vurguladı. "Deprem Kapıda, Bursa Hâlâ Hazır Değil" Marmara Bölgesi'nin deprem gerçeğiyle yaşadığını hatırlatan DEVA Partisi Bursa İl Başkanı, Bursa'daki yapı stokunun önemli bölümünün risk taşıdığına dikkat çekti. "Kentsel dönüşüm yıllardır konuşuluyor ancak istenilen hızda ilerlemiyor. Depremi bekleyerek şehir yönetilmez. Bilim insanlarının uyarıları ortadayken hâlâ kapsamlı bir dönüşüm seferberliği başlatılamamış olması ciddi bir eksikliktir." Öztürk, dönüşümün yalnızca bina yenilemekten ibaret olmadığını; altyapı, ulaşım, toplanma alanları, afet koordinasyonu ve sosyal donatıları kapsayan bütüncül bir planlama anlayışına ihtiyaç bulunduğunu ifade etti. "Sanayi Güçlü Ama Çevre Alarm Veriyor" Bursa'nın üretim gücüyle öne çıkan bir kent olduğunu söyleyen Öztürk, sanayi ile çevrenin karşı karşıya getirilmemesi gerektiğini belirtti. "Hava kirliliği artık mevsimsel bir sorun olmaktan çıkmıştır. Nilüfer Çayı'nın durumu ortadadır. Sanayi üretimi elbette devam edecektir ancak çevreyi koruyacak güçlü denetim mekanizmaları oluşturulmadan sürdürülebilir kalkınmadan söz edilemez." Çevre yatırımlarının ertelenmemesi gerektiğini belirten Öztürk, temiz üretim teknolojilerinin teşvik edilmesi ve sanayi bölgelerinde çevresel standartların daha sıkı uygulanması çağrısında bulundu. "Tarım Bursa'nın Geleceğidir" Bursa'nın yalnızca sanayi değil aynı zamanda önemli bir tarım kenti olduğuna dikkat çeken Tayfun Öztürk, verimli tarım arazilerinin plansız yapılaşma baskısıyla karşı karşıya olduğunu ifade etti. "Bursa Ovası betonlaşmanın değil üretimin merkezi olmalıdır. Çiftçi artan maliyetler nedeniyle üretimden uzaklaşıyor. Mazot, gübre, sulama ve enerji maliyetleri üreticiyi zorluyor. Üretici kazanamazsa tüketici de uygun fiyatla gıdaya ulaşamaz." Tarımın stratejik sektör olarak ele alınması gerektiğini vurgulayan Öztürk, genç nüfusun tarıma yönlendirilmesi ve üreticinin desteklenmesi gerektiğini söyledi. "Gençler Bursa'da Gelecek Göremiyor" İşsizlik ve beyin göçünün Bursa açısından önemli sorunlardan biri haline geldiğini belirten Öztürk, özellikle üniversite mezunu gençlerin başka şehirlerde veya yurt dışında gelecek aradığını ifade etti. "Gençler yalnızca iş değil; adalet, liyakat, özgürlük ve umut arıyor. Bursa gibi güçlü bir şehir gençlerini kaybediyorsa bunun üzerinde ciddi şekilde düşünmek gerekir." Teknoloji yatırımlarının artırılması, girişimcilik ekosisteminin güçlendirilmesi ve yüksek katma değerli üretime geçilmesi gerektiğini belirtti. "Bursa'nın Sorunları Parça Parça Değil, Bütüncül Bir Vizyonla Çözülmeli" DEVA Partisi Bursa İl Başkanı, Bursa'nın artık kısa vadeli çözümlerle yönetilemeyeceğini belirterek kentin uzun vadeli stratejik bir master plana ihtiyacı olduğunu söyledi. Öztürk'e göre Bursa'nın öncelikli çözüm başlıkları şöyle sıralandı: Depreme dayanıklı şehirleşme ve hızlandırılmış kentsel dönüşüm. Ulaşım ana planının yeniden hazırlanması ve raylı sistem yatırımlarının artırılması. Bursa Ovası'nın kesin olarak korunması ve tarımsal üretimin desteklenmesi. Hava, su ve çevre kirliliğiyle etkin mücadele. Sanayide yüksek teknolojiye dayalı dönüşüm. Genç istihdamını artıracak yeni yatırım alanlarının oluşturulması. Sosyal konut projeleriyle konut krizine kalıcı çözüm üretilmesi. Dijital belediyecilik uygulamalarının yaygınlaştırılması. Şeffaf, hesap verebilir ve katılımcı yerel yönetim anlayışının güçlendirilmesi. "Bursa Türkiye'nin Lokomotifidir; Hak Ettiği Yönetim Anlayışını Bekliyor" Açıklamasının sonunda Bursa'nın Türkiye ekonomisinin lokomotif şehirlerinden biri olduğunu vurgulayan Tayfun Öztürk, kentin mevcut potansiyelinin doğru planlama ve güçlü yönetim anlayışıyla çok daha ileriye taşınabileceğini ifade etti. "Bugün Bursa'nın ihtiyacı yeni sloganlar değil; bilimsel planlama, ortak akıl, liyakat ve kararlı yönetimdir. Bu şehir günü kurtaran projelerle değil, gelecek nesilleri düşünen vizyoner politikalarla yönetilmelidir. Bursa'nın kaybedecek tek bir günü bile kalmamıştır. Artık mazeret değil, çözüm üretme zamanıdır."

“Gerçekler Çarpıtılıyor” Haber

“Gerçekler Çarpıtılıyor”

DEVA İl Başkanı Tayfun Öztürk'ten Musul ve Lozan Tartışmalarına Tarihi Yanıt… DEVA Partisi İl Başkanı Tayfun Öztürk, son dönemde yeniden başlatılan Musul, Lozan Antlaşması ve Cumhuriyet'in kuruluşunun önerileriyle ilgili ayrıntılı bir değerlendirmeyle yanıt verdi. Tarihteki dalgalanmanın koparak yorumlandığını belirten Öztürk, Osmanlı Devleti'nin oğlu döneminde başlayan Cumhuriyet'in devam ettiğini doğru okunduğunu söyledi. Öztürk, yaptığı açıklamada, Türkiye'nin Musul'u neden kaybettiğini, Lozan Antlaşması'nın bu süreçteki rolünü ve Musul petrolleriyle ilgili yıllardır kamuoyunda tekrarlanan iddiaların tarihi gerçeklerle örtüşmediğini ifade etti. “Osmanlı Güçlü Kalsaydı Tarih Çok Farklı Yazılabilirdi” açıklamasında Osmanlı Devleti'nin son dönemki yapısal parçalarına dikkat ederek Öztürk, dönemler boyunca tüm dünya şartlarına uygunluğun sağlanmasında zorlandığını belirtti. Öztürk'e göre, medreselerin bilimsel gelişmelere kapılarını kapatmaması, Osmanlı'nın aydınlanma ve sanayi devrimlerini zamanında gerçekleştirebilmesi, devlet yönetimindeki reformların başarıyla uygulanabilmesi halinde tarih farklı şekillenebilirdi. Osmanlı'nın son durumunun ağır dış borç yükü altında kaldığını, kapitülasyonlar nedeniyle ekonomik bağımsızlığını önemli ölçüde kaybettiğini kaybeden Öztürk, yaşanan savaşların da rejiminin siyasi ve askeri gücünün ciddi biçimde güçlendiğini söyledi. II. Abdülhamid döneminde büyük toprak kayıplarının yaşandığı, gücün Haliç'te uzun süre atıldığı ve uluslararası dengelerde giderek daha kırılgan hale geldiğini belirten Öztürk, Birinci Dünya Savaşı'na girilmesinin de imparatorluğun dağılma sürecini hızlandırdığını vurguladı. “1918 Sonrası Türkiye Tarihinin En Ağır İşgal Süreci Yaşandı” Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı sonrasında fiilen parçalandığını hatırlatan Öztürk, 1918-1922 yılları arasında Anadolu'nun büyük bir bölümünün işgal edildiğini belirtti. Açıklamada, İstanbul, İzmir, Bursa, Trakya'nın tamamı, Batı Anadolu'nun büyük bölümü ile Güney ve Doğu Anadolu'nun çeşitli bölgelerinin işgal güçlerinin kontrolünden geçerek geçiş yapıldı. Öztürk, Yunan ordularının 1920 yılında Ankara'ya kadar genişliğini ve başkente yaklaşık 50 kilometre mesafeye kadar yaklaştığını hatırlatarak şu değerlendirmede bulundu: "Bugün Musul'un neden yaşlı tutulamadığını sorgulayanların önce o günün şartlarını anlaması gerekir. Anadolu'nun büyük bölümü işgal altındayken, mevcut ekonomik kaynaklar tükenmişken ve halk yokluk içindeyken verilen mola mücadelesi dikkate alınamaz." “Musul Lozan'da Kaybedilmedi” Kamuoyunda sıkça dile getirilen “Musul Lozan'da kayboldudi” iddiasının tarihi gerçeklerle bağdaşmadığını savunan Öztürk, Lozan Antlaşması'nda Musul meselesinin kesin olarak çözüme kavuşturulmadığını söyledi. Öztürk'e göre Lozan görüşmeleri sırasında Türkiye ile İngiltere arasında Musul konusunda uzlaşma sağlanamadı ve konu, Lozan'ın ardından iki ülke arasında yapılacak ikili görüşmelere devam edildi. Bu nedenle Musul'un Lozan'da kaydedildiği yöndeki değerlendirmelerin gerçek gerçekliği yansıttığını belirten Öztürk, sorunun sonraki gelişmeler çerçevesinde şekillendiğini ifade etti. Şeyh Sait İsyanı Süreci Nasıl Etkilendi? Öztürk, Musul konusunda ile Türkiye arasında görüşmeler sürerken 1925 yılında ortaya çıkan Şeyh Sait İsyanı'nın İngiltere'de Türkiye'nin elini uzattığını savundu. Cumhuriyet'in henüz kuruluş aşamasında olduğu bir dönemde yaşanan isyanın siyasi ve siyasi özgürlüklerini değiştirdiğini belirten Öztürk, Musul meselesinin de bu gelişmelerden doğrudan etkilendiğini ifade etti. Bu birleşme Musul'un nihai olarak 1926 yılında yapılan Ankara Antlaşması sonrasında Türkiye sınırları dışında kalanlar kaydetti. Musul Petrolleri Hakkındaki “500 Bin Sterlin” İddiası Öztürk, yıllardır birçok siyasi tartışmada gündeme getirilen “Türkiye, Musul petrollerindeki paranın 500 bin sterlin karşılığında satıldığı” iddiasının da gerçeği yansıtmadığını söyledi. 1926 Ankara Antlaşması’nın 14. maddesine dikkat çeken Öztürk, antlaşmada Türkiye’ye Irak petrol gelirlerinden 25 yıl boyunca yüzde 10 pay verilmesinin öngörüldüğünü belirtti. Antlaşmaya ek olarak İngiltere ve Irak tarafından Türkiye’ye gönderilen bir mektupta, isterse bu payın yerine 500 bin sterlinlik peşin ödeme seçeneğinin sunulduğunu ifade eden Öztürk, Türkiye’nin bu peşin ödeme teklifini kabul etmediğini söyledi. Türkiye’nin tercihinin, 25 yıl süreyle petrol gelirlerinden pay almak yönünde olduğunu vurguladı. “Türkiye Uzun Yıllar Petrol Geliri Tahsil Etti” Irak’ta petrol üretiminin 1927 yılında başladığını ve petrol boru hattının 1934 yılında tamamlandığını hatırlatan Öztürk, devlet bütçelerinde yapılan incelemelerin Türkiye’nin Musul petrollerinden gelir elde ettiğini açıkça ortaya koyduğunu söyledi. 1934 ile 1951 yılları arasındaki bütçe kayıtlarında “Sözleşmesi Gereğince Musul Petrollerinden Alınan” başlığı altında düzenli tahsilatların görüldüğünü ifade eden Öztürk, gelir kaleminin 1955 yılına kadar bütçelerde yer aldığını belirtti. Özellikle 1954 yılında yüksek tutarlı bir ödemenin kayıtlarda bulunduğunu söyleyen Öztürk, bu durumun Türkiye’nin petrol gelirlerinden hiç pay almadığı yönündeki iddiaları çürüttüğünü savundu. Bağdat Paktı ve Sonraki Süreç Öztürk, 1955 yılında Türkiye ile Irak arasında kurulan Bağdat Paktı sonrasında tahsil edilmeyen alacakların bulunduğunu ifade etti. Dönemin siyasi atmosferi nedeniyle ekonomik alacakların ikinci plana itildiğini belirten Öztürk, Irak’ta 1958 yılında gerçekleşen askeri darbenin ardından sürecin daha da karmaşık hale geldiğini söyledi. 1959’dan itibaren söz konusu petrol gelirlerinin bütçelerde “alacak” olarak yer almaya devam ettiğini kaydeden Öztürk, 1986 yılında Başbakan Turgut Özal döneminde bu alacaklardan hukuken vazgeçildiğini ifade etti. Tartışmalı Alacak Miktarı Musul petrollerinden kaynaklanan alacağın miktarı konusunda farklı değerlendirmeler bulunduğunu belirten Öztürk, bazı hesaplamalara göre Türkiye’nin yaklaşık 5,5 milyon sterlinlik hakka sahip olduğunu, bunun yaklaşık 3,5 milyon sterlinlik bölümünün tahsil edildiğini söyledi. Öte yandan eski Maliye Bakanı Hikmet Uluğbay’ın çalışmalarında alacağın çok daha yüksek olabileceği yönünde değerlendirmeler bulunduğunu ifade eden Öztürk, bu konuda akademik ve tarihsel araştırmaların sürdüğünü belirtti. “Cumhuriyetin Kuruluş Koşulları Unutulmamalı” Açıklamasının sonunda Cumhuriyet’in kuruluş sürecine dikkat çeken Öztürk, Mustafa Kemal Atatürk liderliğinde yürütülen Kurtuluş Savaşı’nın Türkiye’nin bağımsızlığı açısından tarihi bir dönüm noktası olduğunu vurguladı. Anadolu'nun işgal altında bulunduğunu, ekonomik tükenmediği ve devlet yapısının çöktüğü bir bakıma verilen mücadelenin sonuçlarının bugünün şartlarıyla değerlendirilmesi gerektiğini söyleyen Öztürk, tarihsel olayların ideolojik tedavilerle değil, belgeler ve gerçeklerin ele alınması gerektiğini söyledi. Tarihi konuların siyasi polemik malzemesi yapımının toplumsal hafızaya zarar verdiğini ifade eden Öztürk, kamuoyunun olumlu özelliklerinin önemsendiğini kaydetti. “Amacımız herhangi bir kişiye cevap vermiyor; tarihi olaylar hakkında yeterli özelliklere sahip olmayan vatandaşlarımızın yanlış bilgilerle yönlendirilmesini engellemektir” diyen Öztürk, tarih tartışmalarında belge ve öğrenilmesi esaslarının alınmasına ilişkin sözlerine ekledi.

DEVA Partisi İznik İlçe Başkanı Recep Genişler’den Çevre ve İklim Değişikliği Uyarısı: “Doğanın İhtiyaçlarını Görmezden Gelemeyiz” Haber

DEVA Partisi İznik İlçe Başkanı Recep Genişler’den Çevre ve İklim Değişikliği Uyarısı: “Doğanın İhtiyaçlarını Görmezden Gelemeyiz”

Aşırı Yaz Sıcaklıkları Ekosistemi Tehdit Ediyor DEVA Partisi İznik İlçe Başkanı Recep Genişler, son yıllarda aşırı derecede artan artış aşırı sıcaklıkların doğa üzerindeki yıkıcı etkilerine dikkat ederek çevre bilincinin yayılması ve iklim değişikliğiyle mücadele konusunda daha kararlı adımların atılması gerektiğini vurguladı. “Doğanın İhtiyaçları” başlıklı değerlendirmesinde yaz aylarında yaşanan sıcak hava dalgalarının yalnızca insan sorunları değil, tüm canlıları ve doğal yaşamı tehdit ettiğini Genişler, özellikle su kaynakları, ormanlar, tarım alanları ve biyolojik çeşitlilik üzerindeki risklere dikkat çekti. Küresel İklim Değişikliği Yaz Aylarını Daha Tehlikeli Hale Getiriyor Dünya çapında olduğu gibi Türkiye'de de yaz aylarında sıcaklıkların her geçen yıl daha yüksek seviyelere yayılmasını sağlayan Recep Genişler, küresel iklim sıcaklıklarının etkilerinin artık günlük yaşamda net şekilde hissedildiğini ifade etti. Mevsim normallerinin üzerinde seyreden sıcaklıkların yalnızca geçici bir hava olayı olmadığını söyleyen Genişler, bu durumun doğal dengeyi doğrudan olumsuz bir şekilde etkilediğini kaydetti. Yaz mevsiminin normal koşullarının dengelenebildiği, yönetimin yoğunlaştığı ve insanların açık alanlarda daha fazla zaman geçirdiği bir dönem olduğunu söyleyen Genişler, son yıllarda yaşanan aşırı sıcaklıkların bu olumlu tabloyu çevirmeye gittiğini söyledi. Su Kaynaklarında Kritik Azalma Yaşanıyor Aşırı sıcakların en önemli sonuçlarından birinin su kaynağında meydana gelen kayıplara dikkat ederek Genişler, göller, akarsular, barajlar ve yer altı su rezervlerinde ciddi enerji azalmasının arttığını belirtti. Hava sıcaklığının yükselmesiyle birlikte buharlaşmanın hızlanmasını ifade eden Genişler, özellikle yaz aylarında artan yönetim sulama ihtiyacının mevcut kaynakların üzerindeki baskıyı daha da artırdığını söyledi. Sudaki kayıplarda yalnızca insanların enerjileri değil, su ekosistemlerinde yaşayan balıklar, amfibiler ve diğer canlı türlerinin de tehdit altında olduğu vurgulandı. Uzmanların kuraklık riskine karşı sık sık uyarılarda bulunduğunu hatırlatan Genişler, Tasarruf suyunun artık bireysel bir tercih değil, toplumsal bir kişi haline geldiğini ifade etti. Orman Yangınları Doğal Yaşamı Yok Ediyor Yüksek sıcaklıklar ve düşük nem oranlarının yaz aylarında orman yangınlarının istatistiksel nedenleri arasında yer değiştirdiğini söyleyen Recep Genişler, Türkiye'nin özellikle Akdeniz, Ege ve Marmara bölgelerinde son yıllarda çok sayıda büyük yangınla karşı karşıya kalamayacağını söyledi. Kuruyan bitki örtüsünün en küçük bir kılavuzla bile tutuşabildiğini belirten Genişler, yangınların yalnızca ağaçları değil, tüm ekosistemi yok olduğunu dile getirdi. Ormanın büyümesinin dokunuşu Genişletenler şunları kaydetti: yetişen hektarlık orman alanı yok oluyor. Yüzlerce canlı türde yaşam sınırına erişebilirsiniz. Toprak değişimi azalıyor. Atmosfere büyük miktarda karbon salınıyor. Erozyon riski artıyor. Ekolojik denge uzun yıllar boyunca onarılamayacak zararlar görülüyor. Yangınların ardından ortaya çıkan tahribatın yalnızca bugünü değil, gelecek nesilleri de devamını ifade eden Genişler, ormanların korunmasının iklim değişimiyle mücadelede hayati önem taşıdığını vurguladı. Bitki Örtüsü ve Tarım Alanları Risk Altında Aşırı sıcaklıkların doğal bitki örtüsü üzerinde de ciddi olumsuz etkilerin büyüyerek genişlediğini, yüksek sıcaklık ve yetersiz yağış nedeniyle birçok bitki örtüsünün bozulmasını sağladığını söyledi. Fotosentez faaliyetlerinin yavaşlamasıyla birlikte bitkilerin gelişiminin olumsuz etkilendiğini belirten Genişler, bazı türlerin tamamen kuruyarak yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını ifade etti. Kuraklık nedeniyle; Çayır ve meralar verimsizleşiyor, Tarımsal ürünlerde verim kaybı yaşanıyor, Doğal bitki çeşitliliği azalıyor, Toprak yüzeyi çıplaklaşarak erozyona açık hale geliyor. Tarımsal üretimde yaşanan düşüşlerin gıda güvenliği açısından da önemli riskler oluşturduğunu belirten Genişler, çiftçilerin iklim değişikliğine uyum sağlayacak yeni yöntemlere yönlendirilmesi gerektiğini söyledi. Yaban Hayatı Sıcak Hava Dalgalarından Olumsuz Etkileniyor Recep Genişler, aşırı sıcakların yalnızca bitkileri değil, hayvan türlerini de doğrudan etkilediğini belirtti. Su kaynaklarının azalması ve besin zincirinde meydana gelen bozulmalar nedeniyle birçok hayvanın yaşam mücadelesi verdiğini ifade etti. Özellikle kuşlar, sürüngenler ve memelilerin sıcak hava dalgalarından ciddi şekilde etkilendiğini söyleyen Genişler, bazı türlerin yaşam alanlarını terk etmek zorunda kaldığını, bazılarının ise yeterli su bulamadığı için hayatını kaybettiğini dile getirdi. Bu durumun biyolojik çeşitliliği tehdit ettiğini vurgulayan Genişler, doğal yaşamın korunmasının çevre politikalarının merkezinde yer alması gerektiğini söyledi. Toprak Verimliliği Düşüyor, Çölleşme Riski Artıyor Toprağın ekosistemin temel unsurlarından biri olduğuna dikkat çeken Genişler, aşırı sıcaklıkların toprağın nemini hızla kaybetmesine neden olduğunu belirtti. Kuruyan toprakların zamanla sertleştiğini ve verimliliğini yitirdiğini ifade eden Genişler, bitki örtüsünün azalmasının da toprağı koruyan doğal yapıyı zayıflattığını söyledi. Bu süreç sonucunda; Tarımsal üretim azalıyor, Çölleşme riski yükseliyor, Toprak canlılarının yaşam alanları zarar görüyor, Ekosistemlerin sürdürülebilirliği tehlikeye giriyor. Türkiye'nin birçok bölgesinde kuraklık ve çölleşme riskinin giderek arttığını belirten Genişler, toprağın korunmasının geleceğin korunması anlamına geldiğini ifade etti. Hava Kirliliği ve Sağlık Sorunları Artıyor Aşırı sıcaklıkların hava kalitesi üzerinde de olumsuz etkiler oluşturduğunu belirten Genişler, sıcak havalarda atmosferdeki kirletici maddelerin yoğunlaştığını söyledi. Orman yangınlarından kaynaklanan yoğun dumanın da hava kirliliğini artırdığını belirten Genişler, bunun hem insan sağlığını hem de çevreyi tehdit ettiğini kaydetti. Artan hava kirliliğinin bitkilerin gelişimini olumsuz etkilediğini ve ekosistemler üzerinde ek baskılar oluşturduğunu ifade eden Genişler, çevre ve halk sağlığı politikalarının birlikte ele alınması gerektiğini vurguladı. İklim Değişikliği Kısır Döngüye Dönüşüyor Aşırı sıcaklıkların hem iklim değişikliğinin sonucu hem de bu süreci hızlandıran bir etken olduğunu söyleyen Genişler, orman yangınları ve kuraklık nedeniyle doğal karbon yutaklarının zarar gördüğünü belirtti. Atmosfere daha fazla sera gazı salımının küresel ısınmayı artırdığını ifade eden Genişler, bunun da daha sık ve daha şiddetli sıcak hava dalgalarına yol açtığını söyledi. “İklim değişimi ve aşırı sıcaklıklar arasında değişen besleyen olumsuz bir döngü oluşuyor. Bu döngünün kırılması için yerel, ulusal ve küresel ölçekte güçlü çevre politikalarına ihtiyaç vardır” dedi. Çözüm İçin Ortak Mücadele Çağrısı Recep Genişler, doğanın korunması için bireylerden kamu kişilere kadar herkesin sorumluluğunun üstlenmesinde belirtilen alınabilecek önlemleri şu şekilde sıraladı: Su kaynakları tasarruflu kullanılmalı. Orman yangınlarına karşı toplumsal olarak artırılmalı. Ağaçlandırma çalışmaları yaygınlaştırılmalıdır. Yenilenebilir enerji yatırımları desteklenmeli. Doğal korumasına parlaklık verilmeli. Modern ve tasarruflu sistem kullanımı. Karbon salınımını azaltacak çevreci politikalar uygulanmalı. İklim değişimiyle mücadelede uluslararası iş birlikleri güçlendirilmeli. “Doğayı Korumak Geleceği Korumaktır” Açıklamanın sonunda çevre bereketinde bulunan DEVA Partisi İznik İlçe Başkanı Recep Genişler, doğanın korunmasının yalnızca bugünün değil, gelecek nesillerin de sorumluluğu olduğunu belirtti. Genişletme, orman yangınlarının patlaması, biyolojik çeşitliliğin zarar görmesi ve toprak bozulmasının kopması gibi sorunlar artık gelecekten değil, bugünün gerçeğidir.

Ekonomiyi BİM’e mi Emanet Edeceksiniz! Haber

Ekonomiyi BİM’e mi Emanet Edeceksiniz!

DEVA Partisi İl Başkanı Tayfun Öztürk'ün açıklamaları, Türkiye'de bireysel sektör finans kapital ile giderek iç içe tutulana günlük tartışmaları sert biçimde yeniden destekledi. Öztürk, “Biz kimsenin ticaretine karşı değiliz” diyerek başlayan değerlendirmesinde, BİM'in Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu'ndan (BDDK) banka kurma izni, normal bir şirkete dönüş değil, ekonomik ve toplumsal yapıda derin bir kırılmanın açık göstergesi olarak nitelendirildi. Kamuoyunda uzun süredir devam eden “3 harfliler” olarak anılan büyük indirim zincirlerine yönelik eleştirilerin ve tartışmaların gölgesinde gelen bu izin kararı, siyasi ve ekonomik atmosferin kesiştiği bir dönemde dikkat çekici bir gelişme olarak değerlendiriliyor. Öztürk'ün çıkışında, bir yandan “hukuk faaliyeti dışı operasyon” söylemlerinin öne çıktığı bir süreç, diğer yandan büyük ekonomik aktörlerin yeni alanların agresif biçimde yönlendirilmesi aralıkları vurgulanarak, sistemde sürekli olarak sert bir sorgulama yapıldı. Açıklamanın en kopma noktası, BİM'in finans sektörünün girişinin yalnızca ticari bir hamle değil, emek sömürüsü tartışmalarının doğal sonucu olarak ortaya çıkan bir sermaye yoğunlaşması olduğu iddiası oldu. Öztürk'e göre bu tablo, yıllardır düşük ücret politikaları, aşırı yoğun iş temposu ve sendikal örgütlenmenin fiilen genişletilmiş çalışma düzeni üzerinden büyüyen bir ekonomik modelin, artık perakende sınırların aşarak finans sisteminin taşındığını gösteriyor. Söz konusu kişilerin bireylerinin, bireylerin emek rejiminde yer alıyor. Düşük kazançlı işletme modeliyle yüksek kârlılığa ulaşan, yalnızca raflarda değil, ekonomik alanda da yeni güç alanları oluşturması, kamuoyunda ciddi soru işaretlerini beraberinde getiriyor. 1995 yılında kurulan ve Türkiye'nin en geniş yayılım ağına sahip indirim pazarı zincirlerinden biri haline gelen BİM (Birleşik Mağazalar A.Ş.), agresif büyüme stratejisi, özel markalı ürün politikası ve yaygın mağaza ağıyla baskın aktörlerden biri olarak konumlanıyor. Ancak bugün gelinen noktada tartışma, şirketin büyüme başarısından ziyade bu büyümenin hangi emek koşulları üzerinden inşa edildiği ve bu sermayenin hangi alanların doğru genişlediği sorularına yoğunlaşıyor. Ortaya çıkan tablo, yalnızca bir şirketin banka kurma girişimi olarak değil; Türkiye'de sermaye yapısının yapısı, emek-sermaye durumunun giderek daha da sertleşmesi ve ekonomik gücün farklı sektörlere işlenmesi değerlendirilerek daha büyük bir yapısal yapısal işaret olarak yorumlanıyor.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.